21 Mart 2010 Pazar
Türk Dış Politikası Ders Notu- Bağlantısızlar ve Türkiye
Türkiye’nin bağlantısız ülkeler ile ilişkilerini açıklamaya başlamadan önce, bağlantısızlık ve bağlantısız ülkeler ile ilgili bir ön bilgi vermemiz yararlıdır. Bağlantısızlık 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir dış politika terimidir. 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan “Soğuk Savaş gerilim ortamının bir ürünü” (Arı,271) olarak belirmiştir. “Çatışan blokların dışında kalma ve ittifaklarda yer almama arzusunun bir sonucu olan bağıntısızlık aynı zamanda uluslar arası ilişkilerde mümkün olduğu kadar bağımsız davranabilme isteğini de yansıtmaktadır” (Arı,271). Bağlantısızlık hareketi içerisinde yer alan ülkelerin ortak özelliği, bağımsızlıklarını yeni kazanmış ya da kazanmak üzere olan ülkelerin yer aldığı bir yapılanma olmalarıdır. Zira bu ülkeler günümüze 3. Dünya ülkeleri olarak tanımlanmaktadırlar. 1. Dünya yani Amerika ve müttefikleri ile 2. Dünya yani Sovyet Rusya ve müttefiklerine bir alternatif olarak 3. Dünya ülkeleri yer almaktadır. “Bu devletler açısından bağlantısızlık bağımsızlık anlamına gelmekteydi. Çoğu sömürgelikten yeni kurtulmuş olan bu devletler böylece dış politikada olduğu gibi iç politikada da daha bağımsız politikalar izleyebileceklerini düşünmekteydiler” (Arı,271). Bağlantısızlık hareketi içerisinde yer alan ülkeler başlangıç itibari ile Afrika ve Asya ülkelerinden oluşmaktadır. Çeşitli kaynaklarda durumdan ötürü bu harekete “Asya Afrika ülkelerinin bağımsızlık hareketi” tanımlaması yapılmaktadır. Bağlantısızlık hareketi ile ilgimizi çeken son özellik bu ülkelerin heterojen devlet yapıları ile ilgilidir; bu harekete bağlı olan ülkelerin çoğunun yönetim biçimleri farklılıklar göstermektedir ve bu da hareketin dış politika sahnesinde çok da ses bulamamasında etken olmuştur. Bağlantısızlar ile ilgi olarak kaşımıza sıkça gelmesi muhtemel bir terim; non-aligment ve non aligned countires: NAC’dır.
Bağlantısızlık(non-aligment) hareketi içerisinde bilmemiz gereken isimler ise; Nehru, Nasır, Chou En Lai ve Tito’dur. Chou En Lai Çin Halk Cumhuriyeti başbakanı, Tito Yugoslavya devlet başkanı, Nehru Hindistan başbakanı, Nasır ise dönemin Mısır cumhurbaşkanıdır. Bağlantısızlar Hareketinin tarihini; “1955 Nisanında Endonezya’nın Bandung kentinde toplanan ve 29 ülkeden çoğunluğunun Asya ülkelerini oluşturduğu, Afrika’dan ise çok az sayıda ülkenin katıldığı konferans Yugoslavya, Hindistan ve Mısır’ın önderlik ettiği geniş bir bağlantısız ülkeler grubunun oluşmasına varan gelişmelerin başlangıç noktasını oluşturmuştur” (Arı,273).
TÜRKİYE VE BAĞLANTISIZLAR
Türkiye’nin bağlantısızlar ile ilişkileri de hareketin başlaması ile beraber başlamış ama Türkiye’nin kendi iradesinden ziyade ABD’nin güdülemesi itibariyle ortaya çıkmış ve Batı yanlısı Türkiye politikaları ilerleyen süreçte Türkiye’nin bu devletlerle olan ilişkilerinin bozulmasına özellikle Kıbrıs sorununda başını ağrıtmıştır. Bandung konferansına katılan ülkeler içerisinde Komünist Çin ve Vietnam ile Batı yanlısı ve NATO üyesi Türkiye vardır. Soğuk savaş sürecinde Türkiye’nin dış politikası konferansa katılan diğer ülkelerden farklı bir konumda olmasına nedendir. 18-24 Nisan 1955 tarihler arasında gerçekleşen Bandung konferansında Fatin Rüştü Zorlu ve Nehru arasındaki söz düellosu ve yine bu dönemde Mısır ile ilişkilerin bozulması Bağlantısızları Türkiye’den soğutmuştur. Türkiye’nin bağlantısızlar ile ilişkilerini daha iyi anlamak için biraz daha geriye giderek bildiklerimizi tazeleyelim.
Bilindiği üzere Türkiye 2. Dünya Savaşı sürecinde tarafsızlık politikasını benimsemeye çalışmış, bu süre zarfında da hem Sovyet hem de Batılı ülkelerin tepkisine maruz kalmış ve ikili oynamanın risklerini fazlasıyla hissetmiştir. “Türkiye’nin savaşa girmesinin bir değer ifade etmek için çok geç” (Oran, 470) olmasından ötürü batılı ülkelerin Türkiye’yi dışlama politikası Türkiye’yi korkutmuştur. Nitekim Sovyet rejiminin 2. Dünya Savaşı’nda Alman ilerleyişini durdurulması ve karşı saldırı sonrasındaki üstünlüklerini de göz ününde bulundurduklarında Türkiye ile iyi ilişkilerin artık bir önemi olmadığını görmüş ve aba altından soba göstermekten çekinmemişlerdir. Savaş sonrasındaki Sovyet Rusya gücünün etkisi Türkiye tarafında fazlasıyla yankı bulmuştu. “Sovyet tavırlarından endişeye kapılan Türkiye kuzey komşusundan algıladığı tehdidi Batılı güçlerin, Özellikle ABD’nin desteğini elde ederek karşılama yoluna gidecektir” (Oran,475). ABD’nin de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra artan Sovyet ve komünizm tehdidinden ötürü Türkiye’yi Ortadoğu’da bir tampon bölge olarak kullanması ve içine giremediği Bağlantısızları denetleyecek bir ülke olmasını istemesi Türkiye- Bağlantısızlar arası ilişkilerde rol oynamaktadır. Türkiye’nin Kore Savaşı sonrası NATO üyeliği ve Dönemin Menderes Hükümeti’nin ABD yanlısı politikaları ile Menderes’in McCartycilik tarzındaki fanatik komünizm düşmanlığı durumu daha net gözler önüne sermektedir.
1955 Bandung Konferansı’nda bulunmasının nedeni şüphesiz ki kendi rızalarından ziyade ABD’nin kontrol amaçlı eğilimleridir. Türkiye’nin 1955 Bandung Konferansı’nda Batı savunuculuğunu yapması, zaten bağımsızlıklarını henüz kazanmış üye ülkelerin tepkisini çekmiştir. Baskın Oran’ın bu durum hakkındaki yorumu şöyledir; “Türkiye’nin Bandung’da yaptığı ciddi hata, doğmakta olan Üçüncü Dünya’yı toptan aleyhine çevirmişti. Bunun olumsuz etkisi özellikle BM’deki Kıbrıs sorununda görüldü. Zaten bu ülkelerin her birinin azınlık sorunları bulunduğu için Kıbrıs’ta azınlık durumunda gördükleri Türk cemaatine yakın politika izlememeleri doğaldı, bir de ilke olarak Türkiye’ye karşıt duruma geldiler” (Oran,677). Bandung Konferası’nda Türkiye’nin yeri Lütfü Akdoğan tarafından da şöyle ifade edilmektedir; “Amerika, İngiltere ve Rus hegemonyasından bütün milletlerin kurtarılması lazımdır. Daha önceki bir konuşmamda 18-24 Nisan 1955 tarihlerindeki Bandung Konferansı’nda bu konuda Türk Dışişleri Bakanı’nın (Fatin Rüştü Zorlu) İngiltere ve Amerika’yı nasıl savunduğunu ve onların nasıl avukatlığını yaptığını size anlatmıştım. O Konferans’ta Makarios da koridorlarda adeta bir mahalle kavgası estirdi. Ve Türkiye de, o konferansı baltalamak için birçok ülkeye baskı yaptı. Türkiye, İngiltere ve Amerika’nın yapamadığını çok iyi bir şekilde başardı”. Bandung Konferansı’nda Türkiye’nin İngiltere ve Amerika’yı savunuculuğunu yapması ve antiemperyalist söylemlerin yoğunlukta olduğu bu toplantıyı etkisiz kılmaya çalışması, bağlantısızlar hareketi üyesi ülkeler gözünde, Türkiye’yi kapitalist dünyanın savunucusu durumuna düşürmüştü.
Türkiye’nin Bandung Konferansı’nda gösterdiği tutum Kıbrıs sorunu sırasında, BM toplantılarında konuşulurken başını ağrıtacaktır. Kıbrıs sorununda adı geçecek Makarios’un Türk hükümetine göre çok daha ılımlı olan tutumu BM arenasında Kıbrıs konusunda Bağlantısız ülkelerin desteğini alacaktır. Türkiye’nin batılı devletlerin sözlüğünü yapmış olması daha sonra bizzat Bandung Konferansı’nın olaylı adamı Fatin Rüştü Zorlu tarafından şu sözlerle kesinlik kazanmıştır; “ Bize düşen vazife vazıhtır. Biz kendi politikamızı, kendi görüşümüzü önce kendimiz savunacağız. Biz oraya son dakikada gittik. Bu iştiraki müttefiklerimiz çok arzu ettiler, aman gidin dediler, siz gitmediğiniz takdirde fena olacak dediler” (Gönlübol, 286).
Türkiye’nin bağlantısız ülkelerle olan ilişkilerini bitirmeden önce, kişisel bir tespit yapmak istiyorum. Türkiye’nin 1945 sonrası dış politikasındaki tavırlarında bir güvensizlik ve tutunacak bir dal arayışı mevcuttur. İç politikadaki tutarsızlık ve çalkantıları dış politikada ABD yanlısı tutumu ile kapatmaya çalışan hükümet politikaları. Türkiye’nin daha sonraki yıllarda özellikle Ortadoğu ve 3. Dünya ülkeleri ile ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiş ve jeopolitik durumundan faydalanamamıştır. Özellikle Kurtuluş Savaşı sonrasında Mustafa Kemal’in Batılı emperyalist devletler karşısındaki dik başlı tavrı, sonraki yıllarda birçok devlet için örnek teşkil etmiş, fakat Türkiye’nin bu imajı özellikle Bandung Konferansı’ndaki tutumu ile büyük yara almıştır. Zira Dönemin Türk hükümetinin konferanstaki tutumu Türkiye’nin bağımsızlık yolundaki mücadelesi karşısında ironik bir durum teşkil etmektedir.
KAYNAKÇA
Baskın ORAN. Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaş’ından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar. İletişim Yayınları. 2009.
Tayyar ARI. Uluslar arası İlişkiler ve Dış Politika. MKM Yayıncılık. 2008.
Mehmet GÖNLÜBOL. Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1973. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları.1974.
8 Şubat 2010 Pazartesi
İnsan Hayvanı
Gereksiz adam çok ve her yerdeler... Kime göre neye göre... Bana göre evet evet bana göre; bunu denetleyen üst kurum olarak kendimi tayin ettim. Davranışlara göre insanları kategorize edip değerlendirmek icap etmekte.
Dışarıdan bakınca çok komik duruyor. Dün dündür bugün bugüncülere selam ederim...
Tabi eğitim şart...
gereksiz ters yüz
26 Aralık 2009 Cumartesi
Türk Politika Tarihi Ders Notu- Laiklik
türkiye'de cumhuriyet döneminden beri sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrımı değil aynı zamanda devletin din üstünde otoriter bir yönetimi olması durumu söz konudur. erik jan zürcher modernleşen türkiye nin tarihi adlı kitabında konu hakkında güzel tespitlerde bulunmaktadır. zamanında ilgimi çeken yerleri burada paylaşmak istemekteyim. "kemalist reformların en karakteristik unsuru olan laiklik hamlesinde üç faaliyet alanı ayırt edilebilir. ilki, devleti, eğitimi ve hukuku laikleştirmek, yani ulemaya, kurumlaşmış islam'ın geleneksel kalelerine saldırmaktı. ikincisi, dinsel simgelerin üstüne gitmek ve bunların yerine avrupa uygarlığının simgelerini koymaktı. üçüncüsü toplumsal yaşamı laikleştirmek ve gerektiğinde popüler islam'ın üstüne gitmekti.(zurcher, 276)" paragrafta dine karşı laiklik altında yürütülen bir savaşın olduğu net şekilde gözler önünde olmasına karşın, bunu din düşmanlığına yormak ufak çaplı bir hataya neden olur. osmanlı devleti 700 küsür sene özellikle teokratik monarşi ile yönetilirken kısa zaman içerisinde tebaa ve biat kavramlarından yurttaş olma bilincine gidilmesi söz konusudur. bu hususta kalıplaşmış düzeni yıkmak amacı ile sarfedilen yolda en büyük engel din olarak göze çarpmaktadır.
yine kitapta gidecek olursak "1924 yılı, kutsal şeyhülislamlık makamının ve şeriye ve evkaf vekaleti'nin kaldırılmasına da sahne oldu. bu vekaletin yerine, diyanet işleri reisliği ile evkaf umum müdürlüğü kuruldu. her ikisi de doğrudan başbakanlığa bağlanmıştı. bu müdürlüklerin krurulmuş olması, kemalist laiklik anlayışının devletle dinin tamamen ayrılması anlana gelmediği, daha çok, devletin din üzerindeki denetimini ilan ettiğini açıkça göstermektedir.(zurcher, 277)" bakıldığında bunun da altında yatan sebep hilafetin kaldırılması sürecinde bir köprü vazifesinde olması görülebilir, yine bundan başka "1924 anayasası'nda islam'ın devlet dini olarak belirtilmesidir, eski osmanlı anayasası ise devlet dinine hiç değinmiyordu" osmanlı altında çok farklı etnik ve inanç gruplarının da bunun bir sonucu olması söylenebilse de, dinin osmanlı devleti döneminde günlük yaşamın bir parçası haline gelmesinin de bunun üzerinde bir etkisi olsa gerektir.
kılık kıyafet konusunda laikliğin fes ve sarık gibi geleneksel başlıkların kaldırılması ve sadece camideki ibadet görevlileri tarafından giyilmesine izin verilmesi toplumsal alandaki din etkisinin kırılması yönünde planlandığına işarettir. zurcher bu konu hakkında şöyle yazmaktadır, " atatürk'ün kendi sözlerinde, dinsel kılık kıyafetin yasaklanması gibi tedbirlerin, toplumu laikleştirme arzusu kadar, otoritenin gözle görünür her tür sergileniş şeklinin, devletin tekelinde olduğunu iddia etme arzusundan da kaynaklanmış olduğu açıkça anlaşılıyor.(zurcher, 278)"
kemalist deverim olarak tanımlanan köklü değişimin halk değil de bürokrat tabanlı olması da laiklik kavramının bu kadar sert uygulanmasına neden olmuştur. devrim kavramının toplumsal ve ekonomik kaynakların hızlı bir biçimde toplumun genelini yararına değişmesi olarak nitelendirildiğinde bunun halk için ne kadar yararlı olup olmadığı ayrı bir araştırma konusu niteliği taşır.
yine laiklik kavramının bu denli sert biçimde uygulanmasının bir sebebi de demokrasiye geçiş sürecinde cemaat ve tarikatların etkisini kırmak olarak gösterilebilir. günümüzde bile demokratik seçimlerde antidemokratik bir şekilde tarikatların ve aşiretlerin seçimlerdeki etkinliği tartışmalara konu olmaktadır, o dönem için bu durumu incelersek durum daha da hayatidir. tabi laiklik baz alınarak yapılan bu resmi değişimler ve hükümetin kendi ile dini siyasallaştırması daha sonraki süreçte de dinin bir muhalefet aracı olarak kullanılmasının önünü açmıştır. yine zurcher'in tespiti çok yerindedir; "kemalistlerin popüler dine sırt çevirerek, kendileriyle halk kitlesi arasındaki bağları kestikleri de söylenebilir.(zurcher, 284)"
ve yine ne acıdır ki, atatürk'ten sonra inönü dönemindeki demokratikleşme sürecinde, chp içerisindeki muahlif isimlerinden başta adnan menderes, fuat köprülü ve refik koraltan'ın partiden ihraç edilmeleri ve celal bayar'ın istifası sonrasında "dörtler" olarak da bilinen bu grubun başo çektiği demokrat parti seçimlerde said-i nursi'yi seçim propogandası olarak kullanması ve yine demokrat parti ile chp arasında bu dönemde -ekonomik ve siyasi açıdan- pek fark bulunmaması da, dinin siyasi emeller doğrultusunda kullanılması, laiklik kavramının içinin nasıl boşaltığının acı bir örneğidir.
atatürk'ün ölümüne kadar olan süreçteki din üzerinde baskıcılığın yerini din üzerinden seçimlerde rant sağlama çabalarına bırakması, o zamanlardan beri mustafa kemal atatürk'ün kemiklerini sızlatmaya yeter de artar bile diyebilir. son olarak yine laiklik kavramının içini boşaltmaya örnek chp genel başkanı deniz baykal'ın aleviler üzerinden oylara nemanlanması da günümüzde "altı ok" un ne durumda olduğunun göstergesi.
durumun kısa bir özetini yapacak olursak ozan örmeci'nin türk siyasal tarihi kitabındaki tespiti yerindedir; "kemalist devrim yalnızca 22 yıllık bir sürede ve sınırlı ölçekte gerçekleştirilebilmiş ve türk toplumu çağdaş uygarlık yolunda tam anlamıyla dönüştürülememiştir. bu nedenle laiklik ve kürt sorunlarında gerekli ara çözüm formülleri yetersiz tecrübe ve devletin halka uzaklığı nedeni ile üretilememiş ve devrim merkezden çevreye doğru bir şekilde ve tam anlamıyla aktarılamamıştır.(örmeci, 64)"
kemalist devrim kavramının altyapısını oluşturan laikliğin atatürk ile beraber tam anlamı ile öldüğünü söylemek pek de yanlış bir tespit olmayacaktır düşüncesindeyim.
kaynaklar:
erik jan zurcher, modenleşen türkiye'nin tarihi, 2009, iletişim yayınları
ozan örmeci, türk siyasal tarihi, 2008, güncel yayıncılık
14 Aralık 2009 Pazartesi
Sakal da var ama...
Gidere gier atara atar yapmak... Kanka mode out, alayına gider in... Genelde böyle durumlardan dolayı üzülürüm, üzüldüğüm çok da oldu ama bu sefer farklı. Bu kez kasıklardaki karıncalanmayı hissettim kendim de, kötülük istediğimden değil, ama... Olacakları tahmin etmek, bu konuda uyarmak ve terslenmek... Sonunda dediğin çıkması, şu İngilizler ne diyordu " I said so"...
Bayılıyorum bu lafa, sakalım da var sözü aklıma geliyor hemen, zaten kirli ile kaba arasındaki sakalım mütemadiyen soğuk kış günlerinde post niyetine... Ne alaka... Sakalıma rağmen dinlenmiyorum ama ne olur ne olmaz diye bir iki kelam daha etmek istiyorum atarlar, giderler, arkadaşlıklar ve tanıdıklar üzerine, hani oldu da dinlerseniz çok yararlı.
Arkadaş diyoruz 10 sene diyoruz artık aşıp kardeş diyoruz... Arkadaşlıkların ne önemi var zamanla filan diyenler oldu zamanında, bakalım kaç zaman var bu cümlede bunu da saysın okuyanlar bir zahmet. Dedim ki zaman önemli, niyesine fazla cevap vermemeye çalıştım bu zamana kadar ama artık daha fazla sır tutmaya gerek yok. Büyük sırrımı açıklıyorum...
Her geçen gün, hafta, ay, yıl... Her şeyin dahası oluyor; kavga, içki, kaçamak, sinema, futbol, paintball, tatil, şaka... Hayatın kendisini daha fazla paylaşıyorsun... Mehmet'imle ya da Tosun'umla ya da Aybars'la geçen gün ile en fazla bir senedir paylaştığım keyif bir olur mu?
Şimdi alınacaklar var tabi ki hani biz senin kankandık? Ben kanka demedim ki... Bu kavramın içini doldurmak için o kadar çok şey geçti ki, haklarında yazı yazmak için, ardlarından methiyeler düzmek için... Mehmet'ti Mehmetçik oldu mesela, ardından şafakları ben sayıyorum. Tosun'um yaban ellerde derste. Aybars'ım da uzaklarda sayılır ama kalbim onunladır.
Niye aramıyorsun lan ibne diye sataşırız birbirmize, o da aramamıştır ben de. Ya da aramışızdır ama bir şekilde satış olmuştur. Son dakika satışı yediğim çok oldu, ben de yapmışımdır. Ama bu yüzden küstüm oynamamak, müsadelerle yol vermek... Dostlar, kankalar, bir zaman sonra kardeşler... Gözünü kapayıp elinden tuttuğunda seni uçurum kenarına gelince bırakmayacak insanlar... He o noktaya da gelmedim ama dibe vurduğum zamanda yanımda olanlarla çıktım ben oradan...
Hem ayrılık, hem okul, hem hem hem... dönemlerinde elimden tutup, arada bir kafamı tokatlayıp, "ne yapıyorsun lan yarraam, kendine gel diyenler"; bi' git işine diyince bir tokat daha atıp" hadi lan çıkıyoruz dışarı, sikerim tribi" diyenler... İşte hepsi bu insanlar.
Hatamı yüzüme vurup, "bak burada bunu yaptın", "şu huyunu düzelt, beğenmiyorum" ... gibi beni eleştirmeler şu zamana dek geldi geliyor da. Bu insanların arasına yenileri geldi, pekişmekte olan şu yukarıdaki ağaç kökleri gibi sımsıkı durmaya giden ilişkiler var, Cano var mesela. Ondan burada bahsetmedim, kişisel değil tabi ki. Ama öyle oldu işte, yazacak şey belki çoktu ama olmadı, "olduramadım"... Tabi ki canom canomdur, sözüm sana ey insan.
He sen kendine bak sanki sen züpersin mnkym demedim bu insanlara. Bunu anlamayanlar vardır, vardı da... Eleştiriye karşılık sen kendine bak senin de pipin bamya kadar diye cevap verenleri görünce şaşırmakta biraz üzülmekte daha azından da tebessüm etmek istiyorum. Beni daha pişmemiş, daha "çocuk" görenlerin bu çocuklukları tebessüm yapan işte, ve zamanında söylediklerimi sallamayanlara üzülüyorum.
Bu daha böyle gider, işin özüne gelmek lazım. Kafanızda gerçek anlamda dost olarak yani yukarıdakiler gibi kardeşçesine dostlar için zaman gerekmekte, elbet kavgalar, olacak darılmalar, küstüm oynamıyorumlar filan ama hep birlikte aşmaktır önemli olan, aşamadıklarınız ise yolculuklarda tek servislik arkadaşlıklar gibidir; dostluklar da mesafeler gibi bir süre sonra biter. Yolculuklar sürerken aynı arkadaşlarla gitmek zordur, yorar ama ganimeti büyüktür.
Size rağmen size gelenleri ya da gelmeye çalışanları, kendinize rağmen tutmayı başarabilirseniz karşınızdakilerle dost olmak adında doğru adımlardasınız demektir.
Şimdi bu yazı sonunda, "Sana ne vazife bu? Sana mı kaldı ahkam kesmek? Bizim ilişkilerimiz seni bağlamaz bsg" diyenler de olacaktır. Onlara da sözüm bi' kaç satır aşağıda olacak:
Bunu yazan tosun okuyana kosun...
4 Aralık 2009 Cuma
Türk Politika Tarihi Ders Notu- 1929 Buhranı ve Türkiye Ekonomisi
Bu dönemde devlet destekli yatırım ile ayakta kalınmaya çalışılmakta. Devletçi ekonomi derken aklımıza gelen şey devletin bizzat yatırım yaptığı ve özellikle bazı sektörlerde tekel konumunda olduğu durum basitçe anlatmaya çalışırsak. Türkiye'deki ulus devlet inşası her ne kadar Fransa'dan etkilemiş olsa da Sanayi devrim ve feodel düzen eksikliğinden ötürü noksan kalan bir burjuva sınıfından dolayı da Türkiye'de özel teşebbüsün olması o dönemler için münkün görünmemekte.
Erik Zürcher'in kitabında Tek parti dönemindeki ekonomik gelişmeler kısmında bu konu ile ilgili olarak " CHF 1931 yılındaki kongresinde, devletçilik resmen yeni ekonomik siyaseti ve Kemalist ideolojinin temel dayanaklarından biri olarka kabul edildi. Devletçiliğin tam olarak ne anlama geldiği asla açıkça tanımlanmamıştı. Kesinlikle sosyalizmin bir biçimi değildi: Özel mülkiyet ekonomik yaşamın temeli olarak kalıyordu. Devletçilik daha ziyade, özel kesimin gereken sermayeyi biriktiremediği snayileri kurmak ve işletmek için devletin sorumluluğu üstlenmesi anlamına geliyordu" (Zürcher, 291). Yine aynı sayfada TC ekonomik politikasının Sovyetler Birliği'nden esinlenmiş olduğu belirtiliyor.
Ozan Örmeci ise kitabında şı satırları kaleme almakta; "Büyük Buhran sonrası dünyada oluşan yapısal koşullaırn da etkisi ile 1920'lardan başlayarak bürokratik grubun ve Kemalizm'in devletçilik temelli değerlendirilmesinin ağırlık kazandığını görüyoruz"(Örmeci, 26). " Büyük Buhran sonrası kapitalist ekonomik politikaların ciddi şekilde sorgulanması, zaten yeterli sermaye birikimi bulunmayan ülkede devletçi ekonomiyi bir zorunluluk hakine getirmiş; bu nedenle devletçilik ilkesi Altı Ok'a dahil edilmiştir"(Örmeci,27).
Bu arada bir sonraki başlıkta kendisinden bahsedeceğimiz Recep Peker ve çevresinin "otarşiye yakın bir devletçi bir ekonomi plitikasını partiye kabul ettirmişlerdir" (Örmeci, 27). Otarşi'yi özetle bir ülke izlediği, ekonomil bakımdan kendi kendine yeterlilik politikası şeklinde açıklayabiliriz.
Son söz olarak Cuhmhuriyet'in ilk yıllarında olmayan burjuva sınıfının yartılması için gümüzde Rusya'da sıkça kullanılan "oligark" ve yine Rusya tabanlı " nomenklatura" yapılanması söz konusu. Bu da devletin bizzat bürokratlardan ya da belirli vasıflardaki sivillerden yine yapay yollu bir burjuva yaratma çabası. Devletin kendi finanse ettiği ya da bir şekilde bırakınız yapsınlar düşüncesi ile yaklaştığı devlet destekli burjuva hali.
Şu an için 1929 sonrası Türkite ekonomisi ile ilgili derste anlatılan var geniş özet bu kadar. Daha sonraki başlıklarda Recep Peker, Kadro Hareketi ve Serbest Cumhuriyet Fırkasından bahsedeceğiz.
KAYNAKLAR
Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi, İletişim Yayınları, 1995
Ozan Örmeci, İttihat ve Terakki'den AKP'ye Türk Siyasal Tarihi, Güncel Yayıncılık, 2008
30 Kasım 2009 Pazartesi
Kurt adam hakkında
Eski İngilizcede wer- insan ve wolf-kurt kelimelerinden gelen, "werewolf" 'un Türkçesidir. 12.yy. civarlarından başlayarak yüz yıllarca varlığına inanılan bir fantastik yaratıktır kurt adam. Avrupa tarihindeki inanışa göre kurt adam; geceleri kurda dönüşen ve hayvan ile insanlara saldıran; gündüzleri ise insan formunda yaşamaya devam eden bir yaratık türüdür. bazı kurt adamların sihirli güçler; - ki biz buna büyü diyoruz- , bazılarının ise bu duruma babadan oğla geçen bir mirasla, ya da başka bir kuradamın ısırması sonucu düştüğü konusunda inanış vardır.
kurt adamların varlığına inanma dünyanın her tarafında olmuştur ve değişik adlarla anılmıştır. Ama özellikle 16.yy. Fransa’sında bu durum daha da göze batmaktadır. Dünyada farklı yerlerde de bu inanışın olması ile ilgili olarak, farklı kültürlerde farklı isimlerle hayvan-insanlardan bahsediliyor olmasıdır. Dünya üzerinde çoğu ülkede kurtadam hikayesi farklı isimlerle anılmaktadır. " Arnavutluk’ta (oik), Ermenistan’da (mardagayl), Fransa’da (loup-garou), Yunanistan’da (lycanthropos), İspanya'da (hombre lobo), Arjantin’de (lobizón), Meksika’da (hombre lobo and nahual), Bulgaristan’da ( varkolak), Çek cumhuriyeti ve Slovakya’da (vlkodlak), eskiden Yugoslavya olan bölgede (vukodlak), Rusya’da (vourdalak,), Polonya’da (wilko), romanya'da (vârcolac, priculici), Makedonya’da (vrkolak), İskoçya ve İngiltere’de (werewolf, wulver), İrlanda’da (faoladh or conriocht), Almanya’da (werwolf)... Kuzey Avrupa’da kurt adam yerine ayı adam inanışı söz konusudur." * Afrika’da leopard adam, Asya’da kaplan adam olarak geçmektedir. Genelleme yapılırsa yöresel farklılıklar göstermekle beraber her coğrafyada buna benzer inanışların varlığı söz konusu olmaktadır.
Kurt adamın daha eski efsaneler ile ilgili olarak; özellikle " Yunan mitolojisine başvurulduğunda "lycaon" olarak geçen en eski kurt adam efsanesine rastlanılabilir. Bir rivayete göre lycaon insan eti yemesi sonucunda kurda dönüşmüştür." *. Zaten bazı filmlerde kurt adam lycan kelimesinin kullanıldığı da vardır. Örnek olarak Underworld adlı fim gösterilebilir, o filmde lycanlar ve vampirlerin savaşı anlatılmaktaydı mesela.
lycan kelimesi kurt adam olarak kullanılmakla beraber, "clinical lycanthropy" adında bir de rahatsızlık söz konusudur. Daha doğrusu kurt adam vakalarının bilimsel açıklanması "lycanthropy" vakası olarak gösterilir. Klinik likantrofi hastanın kendisini hayvan olarak hissettiği ve buna bağlı olarak hayvan gibi davrandığı bir psikiyatrik sorun olarak adlandırılır. Rahatsızlık belirtisi olarak hastanın kendisini vahşi bir hayvan olarak görmesi ki burada varsanımlar söz konusudur ve hayvan hareketlerinde bulunmasıdır ki yemek için hayvanlara saldırmak, burada hayvanlar içerisinde insanlar da vardır ve bu yüzden bir belirti olarak "cannibalizm" söz konusudur. Klinik likantrofi bir çeşit şizofrenik vaka durumunda benzetilebilir.
Sonuç olarak; "hâlihazırdaki bilimsel bilgiler, kurt adam olayında olduğu gibi bir insan formunun bu kadar kısa zamanda bir başka biçime dönüşmesinin kesinlikle olanaksız olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla kurt adam efsaneleri tümüyle cehalet ve kuruntu üzerine kurulmuş olabilir. fakat yine de yüzlerce yıldır bildirilen bu tür olayların. Göz ardı edilemeyeceği belirtiliyor." *
Varlıkları ile yüz yıllarca bulundukları topluma korku salan kurt adamlar, son yüzyılda birer korku öğesi olarak sinemaya taşındı. Kurt adamlar gerek tek başlarına gerekse diğer korku öğeleri - vampirler- ile birlikte anılarak sinemaseverlerin beğenisine sunuldu. Kurt adam içerikli filmler arasında; 1981 yapımı "American Werewolf in London", 2004 yapımı Romasanta olarak gösterilebilir. Özellikle Romasanta'da kurt adam olayına daha bilimsel bir bakış açısı getirilmişti. Yakın zamanda fantastik unsurlu "Underworld" adlı film gösterimdeydiı, hatta iki film çekildi seri şeklinde. Bu filmde de kurt adamlar ve vampirlerin karşılaşması söz konusu idi.
en nihayetinde kurt adamlar tarih boyunca her coğrafyada ortaya pörtlemiş ve insanlığa korku salmış yaratıklardır. ilk ve ortaçağlarda birer efsane olarak anılsalar da daha sonrasına bilimin gelişmesi ile varlıklarına daha tıbbi açıklamalar getirilmiş ve bunun kişinin kendisini hayvan sanması şeklinde bir şizofrenik vaka olması sonucuna varılmıştır.
*vikipedi'den alıntılanmıştır.